İnsanın kendisi olmaya, kendisini bir özne olarak deneyimlemeye ne zaman başladığını söylemek kolay değildir. Benlik bir anda ortaya çıkmaz; zaman içinde, ilişkiler ve deneyimler içerisinde yavaş yavaş şekillenir. Ancak bunun ilk izlerini, henüz sözcüklerin olmadığı zamanlarda, bebeğin dünyayla kurduğu en erken ilişkilerde arayabiliriz.
Dünyaya Doğru İlk Hareketler
Bebeğin onu doyuran memeyle (ya da biberonla) kurduğu ilişki, bu erken yönelimlerin en görünür örneklerinden biridir. Başlangıçta bakım büyük ölçüde dışarıdan bebeğe doğru gelir: Bebek kucaklanır, beslenir, ihtiyaçları karşılanır. Ancak bebek de hayatının ilk saatlerinden itibaren kendisine gelen dünyaya doğru ufak ufak yönelmektedir. Doğumdan hemen sonra annesinin kucağına gelen bir yenidoğanın, kendi hareketleriyle memeye doğru ilerleyebildiği bilinir. Yani meme bebeğe gelirken bebek de memeye doğru hareket etmektedir.
Başlangıçta bu hareket çok küçüktür ve dikkatle bakılmadıkça pek görünür olmayabilir, ancak zamanla daha belirgin hale gelir. Bebek bir yüze biraz daha uzun bakar, sesler çıkarır, gülümser; sonra eli devreye girer, memeye ya da önündeki nesneye uzanır, onunla oynar. Daha sonra nesneler arasında tercih yapmaya, istediğine doğru bedenini hareket ettirmeye başlar. Zamanla bu yönelim sözcüklere de taşınır: İstediği nesneye “gel” der. Daha önce dünyaya doğru uzanan ele şimdi dünyaya yöneltilmiş bir sözcük eşlik eder.
Bunların her biri öncelikle gelişimsel kazanımlardır. Fakat ruhsal gelişim açısından baktığımızda, bu küçük hareketlerde bebeğin dünyayla giderek daha etkin, daha kendine ait bir biçimde ilişki kurmaya başladığını görürüz. Bebeğin yalnızca kendisine sunulanları alan değil, kendisi de dünyaya doğru yönelen ve onda bir şeyler meydana getiren biri oluşu, erken faillik deneyimlerinin bir yönü olarak düşünülebilir. Bugün memeye ya da istediği nesneye uzanan elden, yarın “ben bunu istiyorum” diyebilen çocuğa ve çok daha sonra kendi arzusunu tanıyıp onun peşinden gidebilen yetişkine uzanan uzun bir gelişimsel hat düşünebiliriz. Arzulayabilme, yönelebilme ve kendi yaşamına yön verebilme kapasitesi, en erken ilişkilerin ve deneyimlerin içinde yavaş yavaş ortaya çıkar.
Ancak bebeğin dünyaya doğru yönelişi, yalnızca kendisinden başlayan bir hareket değildir. Onun hareketleri, kendisine karşılık veren, onu gören, anlamaya çalışan ve hakkında hayaller kuran başka insanların varlığı içinde gerçekleşir. Üstelik bebek henüz kendisini ayrı bir özne olarak deneyimlemeden çok önce, daha dünyaya gelmeden, bir başkasının zihninde var olmaya başlamıştır. Hakkında düşünülmüş, hayaller kurulmuş, ona bazı anlamlar verilmiştir. Nasıl biri olacak? Kime benzeyecek? Ebeveyninin yapamadıklarını mı yapacak, aileyi birbirine mi yaklaştıracak, geçmişte kaybedilmiş bir şeyin geri dönüşünü mü temsil edecek?
Bunun tersi de mümkündür: Bebek hakkında pek düşünülmemiş, ona ilişkin hayaller kurulamamış, ebeveynin zihninde kendisine bir yer açılamamış da olabilir. Hayal edilmiş olmak kadar hayal edilememiş olmak da bebeğin içine doğduğu ruhsal dünyanın bir parçasıdır. Bebek, öyleyse, yalnızca fiziksel bir dünyaya değil, kendisi hakkında önceden kurulmuş (ya da kurulamamış) hayallerin, beklentilerin ve anlamların da içine doğar.
Henüz kendimiz hakkında düşünemediğimiz, kendimizi ruhsal olarak taşıyamadığımız erken dönemde, bir başkasının zihninde kendimize yer bulmak bize bir tür ruhsal yuva sağlar. Bir süreliğine başkasının zihninde taşınırız; zamanla, orada bize açılan yerden hareketle kendi zihnimizde kendimize bir yer açmaya başlarız. Fakat bu yuvanın bir çıkış kapısı olması gerekir. Çünkü çocuk büyüdükçe, kendisi hakkında kurulmuş hayallerle bütünüyle örtüşmeyen istekleri, ilgileri ve kendine özgü yönleri giderek daha görünür hale gelecektir. Bir başkasının zihninde kendisine yer bulmuş olan çocuğun, zamanla orada kendisine ayrılmış yeri değiştirebilmesi ve kendine ait kılabilmesi de gerekir.
Önce Birilerinin Hayalinin İçine Yerleşmek, Sonra Orayı Kendine Ait Kılmak
Özneleşmenin önemli bir kısmı bu örtüşmemenin içinde gerçekleşir denebilir. İnsan kendisine sunulan kimlikleri, hayalleri, hikâyeleri ve arzuları olduğu gibi devralmaz; bazılarını benimser, bazılarını reddeder, bazılarını ise zaman içinde değiştirerek kendisine ait hale getirir. Kendisinden beklenenlerle kendi isteklerinin her zaman aynı olmadığını fark etmek ve bu farklılıkların içinde kendine ait bir yol bulabilmek de bu sürecin parçalarıdır.
Burada ebeveynin en zorlu görevlerinden biri, çocuğu için kurduğu hayalin çocuğun gerçekliği karşısında değişmesine izin verebilmektir: Çocuğun kendiliğine, sürprizlerine, bilinmezliğine dayanabilmek; hatta bunları merak edebilmek. Yani çocuğu ebeveyninden ayrı, kendine ait bir zihni, duyguları, niyetleri ve arzuları olan bir özne olarak görebilmek ve onu bu haliyle zihinde tutabilmek. Çocuğun ruhsal hareket alanı, onun hakkında kurulmuş hayaller kadar, bu hayallerin karşılarına çıkan gerçek çocukla birlikte değişebilmesine de bağlıdır.
Ancak hayaller çocuğun gerçekliği karşısında öyle pek de kolay esneyemeyebilir. Selma Fraiberg’in çarpıcı ifadesiyle bebek odasında “hayaletler” dolaşır: Ebeveyn, kendi yaşayamadığı hayatı, yasını tutamadığı ihtimalleri, kaybettiği parçaları, onarılmamış yaralarını ya da aile hikâyesinin çözülememiş meselelerini çocukta yeniden dolaşıma sokabilir: “Benim yaşayamadığımı yaşayacak.” “Benim düştüğüm durumlara düşmeyecek.” gibi. Üstelik bunların hiçbirinin açıkça söylenmesi gerekmez. Kimi zaman çok sevgi dolu ve yoğun yatırım yapılan ilişkilerde bile çocuk, ebeveynin kendi hikâyesinde çözülememiş olanların taşıyıcısına dönüşebilir.
Böyle bir durumda, insanın kendi arzusuyla kendisi için arzu edilmiş olanı birbirinden ayırması kolay değildir. “Ben ne istiyorum?” sorusunu gerçekten sorabilmek ve kendine ait bir yanıtın izini sürebilmek, sanıldığından çok daha karmaşık bir iştir. Bazen bu soruya yaklaşabilmek için önce başka soruların izini sürmek gerekir: “Ben kimlerin arzularının içinde, hangi beklentiler ve hayallerle şekillendim? Bunların hangilerini benimsedim, hangilerini kendime göre değiştirdim, hangilerini hâlâ taşıyorum?” Kişinin kendi arzusu, kendisi için arzu edilmiş olanlardan bütünüyle bağımsız bir yerde bulunmayı bekleyen bir şey değildir; bu geçmişle kurduğu ilişkinin içinde de şekillenir.
Bir Başkasının Zihninde Kendimize Yer Bulmak
Ancak başkasının arzusu içinde şekillenmeyi yalnızca özgürleşilmesi gereken bir yük gibi de düşünmemek gerekir. Çünkü ruhsal gelişim zaten bir başkasının, en başta bakımverenlerin, bakışı, ilgisi ve arzusu içinde var olabilmekle başlar. Winnicott’ın ünlü sözüyle, “bebek diye bir şey yoktur”; bebek ve ona bakan biri vardır. Yani ilk mesele, hangi arzunun içinde şekillendiğimizden bile önce, bir başkasının zihninde kendimize yer bulabilmiş olmaktır. Birinin bizi merak etmesi, varlığımızdan etkilenmesi, bizim için bir gelecek tahayyül edebilmesi, henüz kim olabileceğimizi kendimiz hayal edemezken, bize kendimizi kurabileceğimiz ilk ruhsal malzemeyi sunar.
Çocuk, bir başkasının zihninde nasıl bir yer tuttuğunu yalnızca kendisine söylenenler aracılığıyla deneyimlemez. Daha konuşmaya başlamadan, karşısındaki kişinin kendisine nasıl karşılık verdiğine, hangi hallerinin canlılık yarattığına, hangilerinin görülüp hangilerinin görmezden gelindiğine duyarlıdır. Gülümsemesi karşısında bir yüzün aydınlanması, huzursuzluğunun fark edilmesi, ilgisinin takip edilmesi ya da geri çekildiğinde kendisine alan tanınması, çocuğun kendi hareketlerinin ilişkide nasıl bir karşılık bulduğuna dair deneyimlerdir. Böylece bir başkasının zihninde kendisine yer bulmak, yalnızca hakkında düşünülmüş olmakla değil, kendi varlığının ve kendine özgü hallerinin karşısındaki kişide bir etki yaratabildiğini deneyimlemekle de ilgilidir.
Çocuk büyüdükçe, ilişkilerinde tekrar tekrar karşılaştığı bu deneyimler daha karmaşık biçimler almaya başlar: Başarılı olduğunda mı daha çok görülmektedir, neşeli olduğunda mı, ihtiyaç duymadığında mı, bakım verdiğinde mi, sorun çıkarmadığında mı? Böylece başlangıçta ilişki içinde ortaya çıkan bazı biçimler kişinin kendisini nasıl gördüğünün parçalarına dönüşür. İnsan, sevginin ve bağın devam edebildiği taraflarıyla daha güçlü biçimde özdeşleşebilir. Bazı isteklerini, duygularını ya da kendine özgü yanlarını ortaya koymak kolaylaşırken, bazılarını tanımak ve sahiplenmek daha güç hale gelebilir.
Bu nedenle özneleşmenin temel meselesi, başkalarının bizim için kurduğu hayallerden bütünüyle kurtulup onların altında saklanan saf bir “gerçek ben” bulmak değildir. Kendimiz olmak, bize verilmiş olanları alıp yeniden düzenleyebilmekle ilgilidir: Bize söylenenleri, bizim için arzu edilenleri, özdeşleştiğimiz insanları, içine doğduğumuz aile hikâyesini; bazılarını bırakmak, bazılarını korumak, bazılarını ise kendimize uygun biçimlerde dönüştürmek. Mesele başkalarından aldıklarımızı bütünüyle geride bırakmak değil, onlarla ne yapacağımız konusunda giderek daha fazla söz sahibi olabilmektir.
Mahler, Pine ve Bergman’ın “insan yavrusunun psikolojik doğumu” olarak tarif ettikleri süreç, biyolojik doğuş gibi tek bir andan ibaret değildir. Ruhsal olarak ayrı bir insan haline gelmek, en başından itibaren içinde bulunduğumuz ilişkilerle birlikte gelişen uzun bir süreçtir. Önce bir başkasının zihninde kendimize yer buluruz; oraya yerleşir, orayla tanışır, sonra bize ayrılan yeri yavaş yavaş kendimize göre şekillendirmeye başlarız. Kendi isteklerimizin ve yönelimlerimizin bu ilişkilerde yer bulabilmesi, bize verilmiş olanlarla kendi aramızda giderek daha farklı bir ilişki kurabilmemizin de yolunu açar.
Bize Verilenden Kendimize Ait Olana
Başlangıçtaki o küçük harekete dönersek: Meme bebeğe gelir, ama bebek de daha ilk saatlerden itibaren memeye doğru kıpırdanmaktadır. Ruhsal yaşamda da buna benzeyen bir hareket vardır. Başlangıçta dünya bize gelir; isimler, arzular, hayaller ve anlamlar bize doğru akar. Fakat biz de en baştan beri, önce fark edilmesi güç bir biçimde, sonra giderek daha görünür olarak, o akışa doğru bir şeyler yapmaktayızdır. Bazı şeylere uzanır, bazılarını tutar, bazılarını bırakır, bazılarını değiştiririz.
İnsanın kendisi olma yolculuğu, kendisine verilmiş olanlarla ne yapacağını giderek daha fazla kendisinin belirleyebilmesiyle ilgilidir denebilir. Bize verilen isimlerin, anlamların ve beklentilerin üzerine kendi hikâyemizi yazarız.
Yazar: Klinik Psikolog Pelin Ulutaşlı
Kaynaklar
Benoit, D., Parker, K. C. H. ve Zeanah, C. H. (1997). Mothers’ representations of their infants assessed prenatally: Stability and association with infants’ attachment classifications. Journal of Child Psychology and Psychiatry, 38(3), 307–313.
DeCasper, A. J. ve Fifer, W. P. (1980). Of human bonding: Newborns prefer their mothers’ voices. Science, 208(4448), 1174–1176.
Fonagy, P., Steele, M., Steele, H., Moran, G. S. ve Higgitt, A. C. (1991). The capacity for understanding mental states: The reflective self in parent and child and its significance for security of attachment. Infant Mental Health Journal, 12(3), 201–218.
Fraiberg, S., Adelson, E. ve Shapiro, V. (1975). Ghosts in the nursery: A psychoanalytic approach to the problems of impaired infant-mother relationships. Journal of the American Academy of Child Psychiatry, 14(3), 387–421.
Mahler, M. S., Pine, F. ve Bergman, A. (1975). The Psychological Birth of the Human Infant: Symbiosis and Individuation. New York: Basic Books.
Meins, E., Fernyhough, C., Fradley, E. ve Tuckey, M. (2001). Rethinking maternal sensitivity: Mothers’ comments on infants’ mental processes predict security of attachment at 12 months. Journal of Child Psychology and Psychiatry, 42(5), 637–648.
Stern, D. N. (1985). The Interpersonal World of the Infant: A View from Psychoanalysis and Developmental Psychology. New York: Basic Books.
Tronick, E., Als, H., Adamson, L., Wise, S. ve Brazelton, T. B. (1978). The infant’s response to entrapment between contradictory messages in face-to-face interaction. Journal of the American Academy of Child Psychiatry, 17(1), 1–13.
Widström, A.-M., Ransjö-Arvidson, A. B., Christensson, K., Matthiesen, A. S., Winberg, J. ve Uvnäs-Moberg, K. (1987). Gastric suction in healthy newborn infants: Effects on circulation and developing feeding behaviour. Acta Paediatrica Scandinavica, 76(4), 566–572.